Divan Edebiyatı söyleşisi gerçekleştirildi

Edebiyat koordinatörlüğü olarak Divan Edebiyatı üzerine okumalar yaptık ve Hayati İnanç’ı dönem hakkındaki engin bilgilerinden birer yudum tatmak üzere davet ettik ve hem dönemi tanıdık hem de harikulade beyitler ve açıklamalarıyla çok samimi ve güzel bir söyleşi gerçekleştirdik.

Derleyen: Afife Kübra Uğurlu  

Divan edebiyatı 13. yüzyıl ile başladı yani Osmanlı Devleti yanında Selçuklu mirası ile kuruldu. Mesela Hoca Dehhani, Osmanlı kurulmadan önce yaşayan ve kilometre taşı sayılabilecek bir şairimizdir. Bu edebiyat 20. yüzyıla kadar devam etti. 20. asır ortalarına doğru ehli azaldı, lisan değişti lakin bu dönemde de çok başarılı şairler elbette vardır. Mesela Yahya Kemal, Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Haşim gibi isimler Türkçe’nin zirvesini oluşturur.
“Bizlere Edebiyat derslerinde çorba nasıl yapılır, tarif edilir lakin çorba servis edilmez.” diyen hocamız ekliyor, “Eğer çorba servis edilse görülür ki istikbal köklerdedir.” Türk millet ve devletinin misyonu bu kadar yüce iken sığ Türkçe ile bu amaçları yerine getirmek mümkün değil, geçmişe bakmak elzemdir. Mesela Baki, Fuzuli, Nabi, Şeyh Galip gibi şairleri okuyarak önce dilimizi sonra edebiyatı sevmek mümkündür. Öyle ki şairlerimiz ölümü anlatırken insanın adeta ölesi gelir.

Şiirden nasıl keyif aldığını Yahya Kemal’den bir şiir okuyarak tekrar ediyor hocamız.

Divan şiiri okurken anlayıp anlamamayı telaş etmek yerine güzel bir şey olduğu belli olan bu şaheserleri, mühim olan ahengi yakalamak, hissi yakalamak diye düşünerek okumak en önemlisi. Tadı tarif mümkün değil o ancak yaşanır. Şiir okumak lezzet alma meselesidir ve şiirin ahengi kulaktan alınır. “İnsan kulağından zehirlenir, panzehiri de kulağından alır.” O yüzden dikkat edilmeli insan, neyi kimi dinlediğine. İşte şiir böyle kudretli, işaretlerle yüklü bir eserdir.

Hocamız Şeyh Galip’e çarpıldığını, karşısında dağıldığını ifade etti ve 2 tane uzunca şiirini okuyup izah etti bizlere. Birinden kısa bir bölüm aşağıdadır:

Ey dil sen o dildâre lâyık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sâdık mı değilsin ya
Özrü nedir Azrâ’nın Vâmık mı değilsin ya
Sende bu gâm ne gezer âşık mı değilsin ya
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır.

İnsan şiirle konuştuğunda sözlerinin tesir derecesi kat kat artmaktadır. Tabi şiirle konuşabilmek için ezber şarttır. Acaba bu kadar ezber nasıl yapılır? Dikkati toplu tutmak ilk sıralarda gelir ve gereksiz şeylere meyli kesmek lazımdır. İnsan, Allah tarafından kabiliyetle donatılmıştır yalnızca bu kabiliyetin işlenmesi gereklidir. İnsan takıntılara kendini kaptırırsa kendindeki cevheri ziyan etmiş olur ve ancak takıntılardan kurtulduğu zaman başarılı olur. Bu şiir dediğimiz müessese yoğun dikkat, ilgi gerektirir. Lüzumsuz ilgilerden arınmayı icap eder. Odaklanmak lazım lakin günümüzde bilgi çok, adeta bilgi bombardımanı altındayız. Şuursuz ve kontrolsüz zaman harcama gibi bir olay zuhur ediyor. Hocamız bu kısımda da Müslüman’ın gözünün nuru olan fecr vaktinden bahsediyor: Seher vakti veyahut fecr vakti, gecenin son altıda biridir. Ve fecrin tecellisi çiçek kokusu, kuş sesi ve Müslüman yüzüdür. Fecr, adeta Müslüman için rüyasız bir uykudan uyanmak manasına gelir. Zamanı güzel değerlendirebilmek için erken yatmak ve fecr vakti ayakta olmak gereklidir.

Bir âh-ı sehergaha bakar ‘ukde-i derûn

Nitekim goncaya küşâdı bâd-ı seher verir. (Vanlı Dürrî)
Ukde düğüm demektir.

İçindeki düğümü çözmek seher vakti dökülen gözyaşına bağlıdır (edilen aha bağlıdır)

Nitekim gonca seher yeliyle gül olur. (gonca kapalıdır, rüzgar ile açılıp gül olur.)

Ve Şeyh Galip mahzun ve üzgün olmayı yasaklıyor, insan tebessüm etmelidir. İnsan viranedir ve bedene yani zahire bakınca hüzünlenir, çünkü sürekli yerçekimine karşı mağluptur ve yıpranır. Lakin insanın aslı ruhtur ve ruh çok kıymetlidir ve sevildiğinden haberi yoktur, “Dimdik yürüyenler dümdüz yatarlar.” sözünü duymamış gibi de kibirlidir. Şeyh Galip der ki “İnsansan gülsün yüzün.” Yalnız neşe hak edilmeli mesela sabah neşesi, mesela ibadet neşesi…

Herkes kendini ciddiye alır, işini hafife; lakin gerekli olan işi ciddiye alıp kendini hafife almaktır. Bir avuç toprağız nihayetinde, ey insan ölmeyecek misin? Dünyada mutsuz olan dünyayı talep edendir. Çünkü dünya vefasızdır. Dünyanın aşıkları deli gibi olur, dünya bala benzer içine düşenler de sineğe, diyerek bu bahsi de kapatıyor hocamız.

Tekrar ilk konumuza dönersek, insanın yabancı kelimelere mahkum olması ne kadar da üzücüdür. Osmanlıca da Türkçedir neticede, lakin şu zamanda bir şiiri okuduğumuzda anladığımız birkaç kelime ile sınırlı kalıyor ne yazık ki. Belli ki kelimelerden bir darbe yemişiz, şaşırtıcı derecede kendimizle aramızı açmak gibi bir derdimiz var. Bilinmelidir ki Arabi, Farsi, Türki eş yumurta üçüzüdür. Mesela Arapçada kitabın çoğulu kütüp, Farsçada ev manalı hane; birleştirilince kütüphane kelimesi oluşur ve düpedüz Türkçedir. Başka bir örnek ise Arapçadan gelen şey, Farsçadan gelen hiç ve Türkçe olan bir kelimeleriyle oluşan “hiçbir şey” sözüne ne demeli? Eğer insan Arapça ve Farsça kelimelerden uzak durmak istiyorsa o kişi ömrü boyunca “hiçbir şey” diyemez. Millet olarak aslımıza yabancılaşmayı reddetmeli ve köklerimizi tanımak için çabalamalıyız. Eğer çabalamazsak bu sosyolojik olarak ölmek demektir. Ve her zaman ölmemiz istenmiştir, o zaman gözümüzü açık tutup diri olmak mecburiyetindeyiz.

Sonlara yaklaşırken hocamızın söyleşide bahsettiği şu sözleri nakledelim:

İstişare eden pişman olmaz,
İstihare eden hüsrana uğramaz,
İktisad eden fakirlik görmez.

Hocamız Peygamber Efendimizden (sav) bahsederek sözlerini sonlandırdı: O öyle bir güzellikteydi ki sadece hak edenler veyahut nasibi olanlar fark edebiliyordu. Öyle ki Efendimizin bunca İslam’a davete ettiği kişi arasında amcalarına dahi iman nasip olmamıştır. Onlara iman nasip olmamış da 14 asır sonra iman bizlere nasip olmuşsa bu bizim herhangi bir becerimizden veya üstünlüğümüzden değil tamamiyle Rabbimizin bize bir lütfuyla olmuştur. Öyleyse insanoğlu kibirleneceğine acziyetinin farkına varmalı ve dünyaya kendini kaptırmamalıdır. Dünyada söylenen haklı sözleri göz ardı etmeden tabi ki.

İşte Divan edebiyatı derdi dünya değil de ahiret olan bir grup yüce gönüllü şairin oluşturduğu bir edebiyattır. Bizlere ise yalnızca okuyup hissiyatı tatmak kalmıştır.

Divan Edebiyatı söyleşisi gerçekleştirildi

Etkinlik Takvimi

<< Nisan 2021 >>
PSÇPCCP
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 30 1 2

HSV Etkinlikler

Kayıtlı yeni etkinlik yoktur.

HSV Duyuru

Göç Konferansları – 8 : Uygur Türkleri Göçleri

  “Doğu Türkistan – Uygur Türkleri Göçleri” konu başlığı altında, 1 Mart’19 Devamı

Göç Konferansları – 7 Boşnak Göçleri Konferansı

Hayat Vakfı Ankara şubesi Göç Hareketleri Araştırmaları Koordinatörlüğü’nün, “yakın tarihte gerçekleşmiş olan Devamı

Halk Sağlığı Konferansları-1: İslam Kültür ve Medeniyetinde Tıp

2019 yılının ilk konferansını çeşitli medeniyetlerin tıp tarihini araştırdığımız çalışmamızın sonucunda ‘Geleneksel Devamı

Göç Konferansları – 5 Kırım Tatar Sürgünü konferansı gerçekleştirildi.

Hayat Vakfı Ankara şubesi Göç Hareketleri Araştırmaları Koordinatörlüğü’nün, “yakın tarihte gerçekleşmiş olan Devamı

Tıbbi İnsani Yardım [8.] Atölyesi: Kıtlık Felaketi – Somali 2011 gerçekleştirildi.

Her Açlığa Kıtlık Denebilir Mi? Hangi durumlarda kıtlık ve acil insani yardım Devamı